Gençliğimde (yaşlandık artık)i liseliyken kendimi gözde romanlarımın içinde hayal eder, öyle uykuya dalar ve rüyamda o dünyaları görürdüm. Uzun zaman uyuma rutinim böyle olmuştu. Zaman zaman öyküyü değiştirir kendimi bir parçası yapar, zaman zaman yan karakter olurdum.
Bu roman da işte böyle başlıyor. Marry kendisini bayıldığı roman serisinin içinde, ölümsüz olarak buluyor ve 2 kitabın getirdiği bilgiyle başlıyor düzeni kurcalamaya, çomak sokmaya ve kazanı karıştırmaya. Fantastik roman maalesef kâbuslardan fırlamış gibi, neyse ki iyi yürekli ve Tanrı kompleksine kapılan Maggie kurguyu ezberlemiş durumda ve hatırladıklarıyla bu elem kaderi değiştirmek için var gücüyle çalışıyor.
Kitap güzeldi (özellikle yarısından sonra hız arttı) ama başları acayip sıkıcı. İki dünyaya, çifte karakterlere, çifte dünyaya ve değişen ihtimallere alışmak çok zor. Oyun oynayan bir oyuncunun oyundaki bir karakteri anlatması gibi ama ayrıca diğer karakterler de boy gösteriyor. Üstüme sürekli isim ve geçmiş atılıyor. Akılda tutmak neredeyse imkansız. Yarım bırakmayı düşündüm ama son bir sabır anında IA yine klavyesini konuşturdu.
IA severim, hatta uzun yıllar en sevdiğim yazar oldu. Kurguları her seferinde beni büyülemeyi başarıyor. Ancak son 5 6 yıldaki her seferinde farklı yere sıçramaları, eskiler dururken yeni seriye başlamaları bende bir güvensizlik oluşturdu. O yüzden bu seri nereye gider bilemiyorum.
E peki aşk yok mu? Var. Hem de bol bol. Klasik tropelardan çok faydalanmış. Herkes Maggie’ye bir ilgi duyuyor.
Gizem? O da var. Cinayet? Olmaz mı?..
Sonuç olarak okuması keyifli, kendimden de bir parça bulduğum bir eser. Sorarım, hangimiz yaşananları düzeltmek, fenalıkları ve azabı atlatmak istemez ki? Maggie içimizdeki bu noktaya dokunuyor işte. Devamı gelirse okurum ama şüpheli…










